Pasaport: 250 tl
Vize:160 tl
Interrail bileti: 359 €
İtalya gidiş-dönüş uçak bileti: 111 €
Almanya uçak bileti iptali: 39 €
Sırt çantası: 50 tl
Konserve yiyecek, plastik çatal, kolonya, çalar saat, Nico’ya hediye, pasaport için resim vs. gibi ıvır zıvırlar:50 tl
Avrupa’daki harcamalar: 600 € ortalama
Toplam: 2.800 tl (ortalama)
Paris..Viyana..Prag..Amsterdam..Venedik Roma..Floransa..Brugge..Versailles..Genova..Bratislava..Gent..Milano
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Ağustos 2009 Perşembe
Toplam Maliyet
Detaylı Günlük Harcamalar
25-26/05/09 Pazartesi-Salı
Taksi: 6 €
İçecek: 1.5 €
Telefon: 2 €
Hostel: 25 €
Metro: 2 €
Su: 2 €
Çizburger: 2 €
Telefon kartı: 5 €
27/05/09 Çarşamba
Harita: 1 €
Otobüs bileti: 1 €
Anahtarlıklar: 4.5 €
Dondurma: 2 €
Firenze- Venedik arası
rezervasyon: 3 €
Çizburger: 1 €
Bagaj: 7 €
Kahve: 0.70 €
Dilenciye: 0.70 €
Çizburger: 1 €
28/05/09 Perşembe
Venedik-Viyana
rezervasyon
(yataklı): 27 €
Kahvaltı: 6 €
Wc: 0.80 €
Pizza+cola: 3.5 €
Bagaj: 8.40 €
Sandviç: 2.70 €
Wc: 0.80 €
29/05/09 Cuma
Bagaj: 3 €
İnternet: 2.5 €
Hostel: 13.5 €
Çikolata+meyve
suyu: 1.55 €
Günlük metro
bileti: 5.70 €
Yemek: 14.30 €
30/05/09 Cumartesi
Şemsiye ve meyve suyu: 3.88 €
Otobüs bileti: 0.50 €
Rozok: 0.50 €
Wc: 0.40 €
Kron: 30 €
Metro: 1 €
Çizburger: 1 €
31/05/09 Pazar
Prag- Amsterdam
rezervasyon: 20 €
Ceza: 25 €
Telefon yuttu: 1 €
Bagaj: 5 €
01/05/09 Pazartesi
Kahve: 2.70 €
Bagaj: 4.70 €
Meyve suyu: 1.5 €
Bisiklet kiralama: 12 €
Şarj aleti: 7 €
Telefon: 2.5 €
Anahtarlık: 1 €
İnternet: 1 €
Otobüs: 1.20 €
02/06/09 Salı
İnternet: 1 €
Su: 1.30 €
Otobüs: 3.20 €
Çakmak: 2.10 €
Brüksel – Paris Rezervasyon: 26 €
Wc: 0.50 €
Çizburger: 1.80 €
Telefon kartı: 7.50 €
Cips+çikolata: 4 €
03/05/09 Çarşamba
Quick double
çizburger menü: 5.60 €
Kalem (Center Pompidou): 1.50 €
Metro bileti: 1.60 €
Blond beer: 9 €
04/05/09 Perşembe
Paris – Milan Rezervasyon: 10 €
Metro bileti
(3 kere): 4.70 €
Çizburger: 2.30 €
Anahtarlıklar: 3 €
05/06/09 Cuma
Metro bileti: 1.60 €
Brioche: 1.50 €
Milan – Roma
rezervasyon: 20 €
İnternet: 1 €
Çizburger: 2 €
Roma – Genova
rezervasyon: 12.5 €
Roma – Bari Rezervasyon (ertesi gün için): 3 €
Meyve suyu: 3 €
Kahvaltı: 4 €
Wc: 1 €
06/06/09 Cumartesi
Su: 1.5 €
Akordeoncu: 0.20 €
Wc: 0.80 €
Moka makinesi: 12.9 €
Kahveler: 5 €
Sandaletler: 27.8 € (kartla-bana ait değil)
Çanta: 6 €
Bilet: 1.20 €
Boşa giden Bologna
rezervasyonu: 5 €
Çizburger: 2 €
Çikolata+meyve Suyu: 2.20 €
07/07/09 Pazar
Süpermarket: 8 € (kartla)
Roma - Siena Rezervasyon: 3 € (kartla)
Süpermarket: 12.5 € (kartla)
Bagaj: 8.60 €
Wc: 0.70 €
?? hatırlamıyorum: 27 €
Rezervasyon: 3 €
Karttan para çektim: 20 €
08/08/09 Pazartesi
5 € filan harcadım ama nereye bilmem : )
+Duty free’den aldıklarım bana ait değil
Not: Arada kaçırdıklarım olabilir ama büyük bir kısmını atlamadan yazmaya çalıştım.
Taksi: 6 €
İçecek: 1.5 €
Telefon: 2 €
Hostel: 25 €
Metro: 2 €
Su: 2 €
Çizburger: 2 €
Telefon kartı: 5 €
27/05/09 Çarşamba
Harita: 1 €
Otobüs bileti: 1 €
Anahtarlıklar: 4.5 €
Dondurma: 2 €
Firenze- Venedik arası
rezervasyon: 3 €
Çizburger: 1 €
Bagaj: 7 €
Kahve: 0.70 €
Dilenciye: 0.70 €
Çizburger: 1 €
28/05/09 Perşembe
Venedik-Viyana
rezervasyon
(yataklı): 27 €
Kahvaltı: 6 €
Wc: 0.80 €
Pizza+cola: 3.5 €
Bagaj: 8.40 €
Sandviç: 2.70 €
Wc: 0.80 €
29/05/09 Cuma
Bagaj: 3 €
İnternet: 2.5 €
Hostel: 13.5 €
Çikolata+meyve
suyu: 1.55 €
Günlük metro
bileti: 5.70 €
Yemek: 14.30 €
30/05/09 Cumartesi
Şemsiye ve meyve suyu: 3.88 €
Otobüs bileti: 0.50 €
Rozok: 0.50 €
Wc: 0.40 €
Kron: 30 €
Metro: 1 €
Çizburger: 1 €
31/05/09 Pazar
Prag- Amsterdam
rezervasyon: 20 €
Ceza: 25 €
Telefon yuttu: 1 €
Bagaj: 5 €
01/05/09 Pazartesi
Kahve: 2.70 €
Bagaj: 4.70 €
Meyve suyu: 1.5 €
Bisiklet kiralama: 12 €
Şarj aleti: 7 €
Telefon: 2.5 €
Anahtarlık: 1 €
İnternet: 1 €
Otobüs: 1.20 €
02/06/09 Salı
İnternet: 1 €
Su: 1.30 €
Otobüs: 3.20 €
Çakmak: 2.10 €
Brüksel – Paris Rezervasyon: 26 €
Wc: 0.50 €
Çizburger: 1.80 €
Telefon kartı: 7.50 €
Cips+çikolata: 4 €
03/05/09 Çarşamba
Quick double
çizburger menü: 5.60 €
Kalem (Center Pompidou): 1.50 €
Metro bileti: 1.60 €
Blond beer: 9 €
04/05/09 Perşembe
Paris – Milan Rezervasyon: 10 €
Metro bileti
(3 kere): 4.70 €
Çizburger: 2.30 €
Anahtarlıklar: 3 €
05/06/09 Cuma
Metro bileti: 1.60 €
Brioche: 1.50 €
Milan – Roma
rezervasyon: 20 €
İnternet: 1 €
Çizburger: 2 €
Roma – Genova
rezervasyon: 12.5 €
Roma – Bari Rezervasyon (ertesi gün için): 3 €
Meyve suyu: 3 €
Kahvaltı: 4 €
Wc: 1 €
06/06/09 Cumartesi
Su: 1.5 €
Akordeoncu: 0.20 €
Wc: 0.80 €
Moka makinesi: 12.9 €
Kahveler: 5 €
Sandaletler: 27.8 € (kartla-bana ait değil)
Çanta: 6 €
Bilet: 1.20 €
Boşa giden Bologna
rezervasyonu: 5 €
Çizburger: 2 €
Çikolata+meyve Suyu: 2.20 €
07/07/09 Pazar
Süpermarket: 8 € (kartla)
Roma - Siena Rezervasyon: 3 € (kartla)
Süpermarket: 12.5 € (kartla)
Bagaj: 8.60 €
Wc: 0.70 €
?? hatırlamıyorum: 27 €
Rezervasyon: 3 €
Karttan para çektim: 20 €
08/08/09 Pazartesi
5 € filan harcadım ama nereye bilmem : )
+Duty free’den aldıklarım bana ait değil
Not: Arada kaçırdıklarım olabilir ama büyük bir kısmını atlamadan yazmaya çalıştım.
Eve Dönüş
08.06.2009
06:35
Bari’deyim. Son 2 gündür vaktimin çoğu zamanın geçmesini beklemekle geçti. Bugün de öyle olacak. Dün birkaç sandviç almıştım, birini yiyeyim dedim. Uyku sersemi somon balıklı olanı açmışım. Sabah sabah ilk defa balık yiyorum hayatımda. Değiştirmedim çünkü açmış bulundum, bozulabilir. Bir de aldığım meyve suyu da çok kötüydü, muzlu ananaslı karışık bir şey. Hayatımda yediğim en kötü öğün bu!
Bari’de pek istekli olmasam da biraz dolanayım dedim. Yaşlı bir teyze ve amcanın işlettiği bir büfeye deniz kenarına nasıl gidebileceğimi sordum. En azından oturup biraz denizi seyrederim diye düşündüm. Teyze İngilizce bilmiyor, yeni bir şey değil. Ama denizi anlatmak için türlü şaklabanlık yapmama rağmen (yüzme hareketi, şişe suyu gösterip su üzerinden denizi anlatmaya çalışmak gibi) anlamadı denizi sorduğumu. Gülüştük yine, sorry dedi. Bunu diyebildi yani : ) Neyse zaten sanırım uzaktı da deniz. Bari’de bir şey yok zaten, hava alanına gidip orada beklemeye karar verdim. En azından uyuyabilirdim orda.
Akşamüstüne kadar bekledim, dışarı çıktım, içeri girdim, gelen yolcuları seyrettim. Bir ara uyumuşum biraz. Nihayet kontrolden geçtim, duty freeden bir şeyler alıp dakikaları saymaya başladım.
Defterle birlikte interrail maceram da bitiyor. Geride Prag’ın sokakları, Amsterdam’ın evleri, Brugge’nin çikolataları, Paris’in insanları, ve İtalya’nın birrrr sürü şeyi kalacak düşününce. Stresli ve yorucuydu. Ama ondan çok daha fazla keyifliydi. Olumsuz bir şey yaşamadan tadını çıkarmaya baktım. Umarım tekrar fırsatım olur, çünkü daha görülecek çok yer var…
06:35
Bari’deyim. Son 2 gündür vaktimin çoğu zamanın geçmesini beklemekle geçti. Bugün de öyle olacak. Dün birkaç sandviç almıştım, birini yiyeyim dedim. Uyku sersemi somon balıklı olanı açmışım. Sabah sabah ilk defa balık yiyorum hayatımda. Değiştirmedim çünkü açmış bulundum, bozulabilir. Bir de aldığım meyve suyu da çok kötüydü, muzlu ananaslı karışık bir şey. Hayatımda yediğim en kötü öğün bu!
Bari’de pek istekli olmasam da biraz dolanayım dedim. Yaşlı bir teyze ve amcanın işlettiği bir büfeye deniz kenarına nasıl gidebileceğimi sordum. En azından oturup biraz denizi seyrederim diye düşündüm. Teyze İngilizce bilmiyor, yeni bir şey değil. Ama denizi anlatmak için türlü şaklabanlık yapmama rağmen (yüzme hareketi, şişe suyu gösterip su üzerinden denizi anlatmaya çalışmak gibi) anlamadı denizi sorduğumu. Gülüştük yine, sorry dedi. Bunu diyebildi yani : ) Neyse zaten sanırım uzaktı da deniz. Bari’de bir şey yok zaten, hava alanına gidip orada beklemeye karar verdim. En azından uyuyabilirdim orda.
Akşamüstüne kadar bekledim, dışarı çıktım, içeri girdim, gelen yolcuları seyrettim. Bir ara uyumuşum biraz. Nihayet kontrolden geçtim, duty freeden bir şeyler alıp dakikaları saymaya başladım.
Defterle birlikte interrail maceram da bitiyor. Geride Prag’ın sokakları, Amsterdam’ın evleri, Brugge’nin çikolataları, Paris’in insanları, ve İtalya’nın birrrr sürü şeyi kalacak düşününce. Stresli ve yorucuydu. Ama ondan çok daha fazla keyifliydi. Olumsuz bir şey yaşamadan tadını çıkarmaya baktım. Umarım tekrar fırsatım olur, çünkü daha görülecek çok yer var…
Milan
05.06.2009
06:30
Uyandım, bir duş aldım, hazırlanıp çıktım. Milan’a gitmek üzere Gare de Lyon’dayım. Bir şeyler atıştırıp bindim trene. Bir sürü boş koltuk var.
Milan’a geldim ama burası da pek sarmadı. Cebimde son param, bütün bir 100 euro var ve kimse bozmuyor. Bankaya gitmem gerekti. Sıra bekleyip parayı bozdurabildim sonunda. Biraz yürüdüm, içim daraldı burada neden bilmiyorum. Gezmek istemiyorum. İlk trenle Roma’ya gidiyorum.
Bu saatten sonra sancılı saatler beni bekliyor. Interrailin en zor 3 günü. Param az, bir yerde kalamam, bu 3 günü trenlerde orada burada geçirmek zorundayım. Trenin nereye gittiği filan önemli değil, yeter ki yer olsun. Aslında bugün interrailim bitmeliydi, ama ayın 8’inde uçacağım. Belki de üzerimde bunun stresi olduğu için Milan’dan çıkardım acısını.
06:30
Uyandım, bir duş aldım, hazırlanıp çıktım. Milan’a gitmek üzere Gare de Lyon’dayım. Bir şeyler atıştırıp bindim trene. Bir sürü boş koltuk var.
Milan’a geldim ama burası da pek sarmadı. Cebimde son param, bütün bir 100 euro var ve kimse bozmuyor. Bankaya gitmem gerekti. Sıra bekleyip parayı bozdurabildim sonunda. Biraz yürüdüm, içim daraldı burada neden bilmiyorum. Gezmek istemiyorum. İlk trenle Roma’ya gidiyorum.
Bu saatten sonra sancılı saatler beni bekliyor. Interrailin en zor 3 günü. Param az, bir yerde kalamam, bu 3 günü trenlerde orada burada geçirmek zorundayım. Trenin nereye gittiği filan önemli değil, yeter ki yer olsun. Aslında bugün interrailim bitmeliydi, ama ayın 8’inde uçacağım. Belki de üzerimde bunun stresi olduğu için Milan’dan çıkardım acısını.
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Paris (devam)
04.06.2009
20:00
Akşama doğru eve geldim. Nico da 8 gibi geldi, dışardan yiyecek bir şeyler almış, yemek yedik. Menüde hazır balık, kızarmış turşuya benzer baharatlı bir şey, salata, kaşar peynir ve şarap var. Farklı bir damak tadı, ama gayet lezzetli. Çektiğim fotoğrafları gösterdim, cdye yazdık, muhabbet ettik.
23:00

Nehir kenarında bir yere gittik, gençlerin takıldığı salaş bir bar var, insanlar içkilerini almış nehrin kenarında şarkılar söylüyor. Adını unuttum, Gare de L’est’in kuzeydoğusunda kalıyor. “Blond beer” içtik, az yerde varmış bu biradan. Hem yumuşak hem sert, güzel bir tadı var.
04.06.2009
Sabah oldu, Nico gitmiş. Acilen tuvalete gitmem gerek ve tuvalet dışarıda, ortak kullanımlı. Fakat içerdeki kapıyı açamadım, kapı kilitli. 15 dk. kadar uğraştım uyku sersemi, meğer anahtarı tam değil yarım sokmak gerekiyormuş! O 15 dk. geçmek bilmedi tabii.
Moka makinesiyle kahve yapmaya çalıştım, bir garip oldu. 2. denememde başardım. Bu alette kahve çok lezzetli oluyor, İtalya’da da dikkatimi çekmişti, dönerken alacağım bir tane. Nico’nun annesi bir turta göndermiş dün akşam, onunla beraber kahvemi içip yollara düştüm yine. Önce rezervasyon yaptırmam gerekiyor, ortada kalmayayım.
11:30
Bu Fransızlar çok cins! (Hepsi değil tabii.) Gara gittim bilet ayarlamak için, bir zenci görevli vardı. Daha ben ‘excuse me’ derken “no english, no english” demeye başladı. Başka bir yerden yaptırdım neyse ki ama sinir oldum. Planım Zürich’e gidip oradan tekrar İtalya’ya dönmekti. Fakat hiç yer yok. Mecburen gitmeyi planladığım günden bir önceki güne ve Milano’ya rezervasyon yaptırdım.
Gezmeye devam. Eiffel’den başladım. Her yer paralı, hiçbir yere giremiyorum, bütçe gittikçe daralıyor. Arc de Triomphe’ye girmek istedim ama o bile paralı.
Champ Elysee’de yürüyorum. (Söylemesi bile tuhaf!) Beni pek ilgilendiren bir yer olmadığını anladım bu caddenin. Büyük mağazalar, cafeler… Yine ben bildiğim gibi Mc’e girip bir çizburger aldım. Champ Elysee’deki Mc'te çizburger bile pahalı. 2.70 euro verdim. (Bu arada en ucuz çizburger Prag’taydı, 1 kron.) Yürüyerek Concorde Meydanı’na geldim, oradan da Jardin du Carrousel’den geçip Louvre Müzesi’ne. Arada Grand Palace’ın merdivenlerinde oturup biraz sağa sola baktım, dinlendim.
Louvre Müzesi’nden dönerken başıma komik bir şey geldi. Hatırladıkça gülüyorum hala. Yürürken karşıdan yarı İspanyolca yarı İngilizce konuşan bir kadın durdurdu beni. Yerde yüzük bulmuş, tam benim önümde. Baksana bu altın galiba filan diye sordu, ben de baktım anlamadım, olabilir bilmiyorum dedim. Bu senin şansın, senin önündeydi, sen al, satarsın iyi para eder filan dedi. Evangelist olduğunu ve bu tür şeyler takmadıklarını söyledi. Ben de iyi peki diyip aldım, çok ısrar etti çünkü. Elimi sıktı, iyi şanslar diledi, yürümeye devam ettim. Birkaç adımdan sonra arkamdan pardon diye bağırarak geri geldi. ‘Bana içecek bir şeyler ısmarlar mısınız?’ Hayda… Param yok, üzgünüm dedim. Ama bunu bozduracaksın ve paran olacak dedi. Ama ben bunu bozdurmayacağım, hatıra olsun diye aldım deyince, o zaman geri ver yüzüğü dedi! .: ))) Hah dedim, demek burada da böyle oluyormuş dolandırıcılık. Ben Türk’üm kardeşim, yer miyim böyle numaraları : p
Opera National’ı da gördükten sonra eve gidip biraz dinlenip karnımı doyuracağım.
17:30
Bir markete girip makarna, sos ve bira aldım. Nico’nun gelmesine daha 3 saat filan var. Günlerdir yarı aç gezdiğim için yarım paketten fazla makarna yedim. 10 gündür ilk defa doyduğumu hissediyorum. Paris’te bana ait olmayan bir dairede, Charles Aznavour eşliğinde yediğim bu yemek ve bu an, interrailin unutamayacağım anlarından biri olacak.
21:15
Nico geldi, yemek hazırlayıp yedik. O makarnanın üzerine bir daha yemek yedim yani! Yumurta, domates üzerine peynir ve nane, salata ve şarap. Sonra Montparnasse’ye gidip Nico’nun ablası ve erkek arkadaşıyla oturduk, birer bira içtik. Sonra dik merdivenlerden Sacre Cour'a çıkıp Paris’i izledik. Merdivenlerde insanlar toplanmış, gitar çalıp şarkı söylüyorlardı. Bu Paris’teki son gecem, çok keyifli bir geceydi, eve dönüyoruz. Birer bardak bol limonlu ıhlamur içip uyuduk. Bu arada bir şiltenin üzerinde yatıyorum, ama trende uyuduğum gecelerden sonra bu bile konforlu geliyor.
20:00
Akşama doğru eve geldim. Nico da 8 gibi geldi, dışardan yiyecek bir şeyler almış, yemek yedik. Menüde hazır balık, kızarmış turşuya benzer baharatlı bir şey, salata, kaşar peynir ve şarap var. Farklı bir damak tadı, ama gayet lezzetli. Çektiğim fotoğrafları gösterdim, cdye yazdık, muhabbet ettik.
23:00
Nehir kenarında bir yere gittik, gençlerin takıldığı salaş bir bar var, insanlar içkilerini almış nehrin kenarında şarkılar söylüyor. Adını unuttum, Gare de L’est’in kuzeydoğusunda kalıyor. “Blond beer” içtik, az yerde varmış bu biradan. Hem yumuşak hem sert, güzel bir tadı var.
04.06.2009
Sabah oldu, Nico gitmiş. Acilen tuvalete gitmem gerek ve tuvalet dışarıda, ortak kullanımlı. Fakat içerdeki kapıyı açamadım, kapı kilitli. 15 dk. kadar uğraştım uyku sersemi, meğer anahtarı tam değil yarım sokmak gerekiyormuş! O 15 dk. geçmek bilmedi tabii.
Moka makinesiyle kahve yapmaya çalıştım, bir garip oldu. 2. denememde başardım. Bu alette kahve çok lezzetli oluyor, İtalya’da da dikkatimi çekmişti, dönerken alacağım bir tane. Nico’nun annesi bir turta göndermiş dün akşam, onunla beraber kahvemi içip yollara düştüm yine. Önce rezervasyon yaptırmam gerekiyor, ortada kalmayayım.
11:30
Bu Fransızlar çok cins! (Hepsi değil tabii.) Gara gittim bilet ayarlamak için, bir zenci görevli vardı. Daha ben ‘excuse me’ derken “no english, no english” demeye başladı. Başka bir yerden yaptırdım neyse ki ama sinir oldum. Planım Zürich’e gidip oradan tekrar İtalya’ya dönmekti. Fakat hiç yer yok. Mecburen gitmeyi planladığım günden bir önceki güne ve Milano’ya rezervasyon yaptırdım.
Gezmeye devam. Eiffel’den başladım. Her yer paralı, hiçbir yere giremiyorum, bütçe gittikçe daralıyor. Arc de Triomphe’ye girmek istedim ama o bile paralı.
Champ Elysee’de yürüyorum. (Söylemesi bile tuhaf!) Beni pek ilgilendiren bir yer olmadığını anladım bu caddenin. Büyük mağazalar, cafeler… Yine ben bildiğim gibi Mc’e girip bir çizburger aldım. Champ Elysee’deki Mc'te çizburger bile pahalı. 2.70 euro verdim. (Bu arada en ucuz çizburger Prag’taydı, 1 kron.) Yürüyerek Concorde Meydanı’na geldim, oradan da Jardin du Carrousel’den geçip Louvre Müzesi’ne. Arada Grand Palace’ın merdivenlerinde oturup biraz sağa sola baktım, dinlendim.
Louvre Müzesi’nden dönerken başıma komik bir şey geldi. Hatırladıkça gülüyorum hala. Yürürken karşıdan yarı İspanyolca yarı İngilizce konuşan bir kadın durdurdu beni. Yerde yüzük bulmuş, tam benim önümde. Baksana bu altın galiba filan diye sordu, ben de baktım anlamadım, olabilir bilmiyorum dedim. Bu senin şansın, senin önündeydi, sen al, satarsın iyi para eder filan dedi. Evangelist olduğunu ve bu tür şeyler takmadıklarını söyledi. Ben de iyi peki diyip aldım, çok ısrar etti çünkü. Elimi sıktı, iyi şanslar diledi, yürümeye devam ettim. Birkaç adımdan sonra arkamdan pardon diye bağırarak geri geldi. ‘Bana içecek bir şeyler ısmarlar mısınız?’ Hayda… Param yok, üzgünüm dedim. Ama bunu bozduracaksın ve paran olacak dedi. Ama ben bunu bozdurmayacağım, hatıra olsun diye aldım deyince, o zaman geri ver yüzüğü dedi! .: ))) Hah dedim, demek burada da böyle oluyormuş dolandırıcılık. Ben Türk’üm kardeşim, yer miyim böyle numaraları : p
Opera National’ı da gördükten sonra eve gidip biraz dinlenip karnımı doyuracağım.
17:30
Bir markete girip makarna, sos ve bira aldım. Nico’nun gelmesine daha 3 saat filan var. Günlerdir yarı aç gezdiğim için yarım paketten fazla makarna yedim. 10 gündür ilk defa doyduğumu hissediyorum. Paris’te bana ait olmayan bir dairede, Charles Aznavour eşliğinde yediğim bu yemek ve bu an, interrailin unutamayacağım anlarından biri olacak.
21:15
Nico geldi, yemek hazırlayıp yedik. O makarnanın üzerine bir daha yemek yedim yani! Yumurta, domates üzerine peynir ve nane, salata ve şarap. Sonra Montparnasse’ye gidip Nico’nun ablası ve erkek arkadaşıyla oturduk, birer bira içtik. Sonra dik merdivenlerden Sacre Cour'a çıkıp Paris’i izledik. Merdivenlerde insanlar toplanmış, gitar çalıp şarkı söylüyorlardı. Bu Paris’teki son gecem, çok keyifli bir geceydi, eve dönüyoruz. Birer bardak bol limonlu ıhlamur içip uyuduk. Bu arada bir şiltenin üzerinde yatıyorum, ama trende uyuduğum gecelerden sonra bu bile konforlu geliyor.
21 Temmuz 2009 Salı
Paris
17:00
Paris'teyim. Kalabalık, garın önü dilenci dolu. Burada tek başına olsaydım yer bulmam vs. zor olurdu galiba. Mc'e oturup bir çizburger yedim, cam kenarında gelen geçeni izledim. Biraz yürüdüm.
18:30
Nico'yla buluştuk. O da İngiltere'den yeni dönmüş, yorgundu. Ertesi gün orda çalışacağı için trene binip ailesinin yanına Versailles'e gittik, bu plansız oldu, yoksa ailesine hediye filan getirirdim Türkiye'den, ayıp oldu. St. Cloud garından babası aldı bizi arabayla. Eve gittiğimizde annesi yemekleri hazırlamış bile, yemek yedik. Çok tatlı insanlar, az çok İngilizce de biliyorlar, zorluk çekmedim. Sofrada kuşkonmaz, arasında krema soslu patlıcan kızarması, kavun ve jambon (ki bu meşhurmuş, ikisini birlikte yiyorlar) Polonya usulü minik ekmekler ve salata vardı. Salata en son geldi, genelde öyle yiyorlarmış. Oldukça hafif akşam yemeğinden sonra Nico ve bir arkadaşıyla (Kapischina gibi zor bir adı vardı), bira ve şarap alıp başka arkadaşlarına gittik. Biranın adını unuttum ama kuzeyden geliyormuş, sert bir biraydı.
Masada gecenin sonuna kadar Fransızca konuştular yine de çok eğlendim. Bazen benim anlamam için kızlar tercüme etmeye çalıştı, çoğu Fransız gibi sanırım onların da İngilizce'yle bir alakaları yok. Nico arada bir özet geçti konuşulanları. Bilmediğim bir dil konuşulmasına rağmen yabancılık çekmedim nedense.
Eve döndük, Nico'dan Paris'teki evin anahtarını aldım. Sabah o işe gidecek ben de Paris'e. Evi tarif etti. Annesi sabah kahvaltı hazırladı ve sıkı bir kahve. Yola çıktım. Babası yine St. Cloud'a kadar arabayla bıraktı beni.
03.06.2009
09:30
Paris'e geldim. İstasyondan çıkarken ters turnikeye girmişim, arada kalıverdim. Sonra görevli gelip açtı cam kapıyı. Komikti. Gare du Nord çok karışık. Kolayca evi buldum, büyük bir binanın 6.katında (asansör yok) bir oda, mutfak ve banyodan oluşan minicik ama sevimli bir daire. Eşyalarımı bırakıp haritamı alıp yola koyuldum. Haritada mutlaka görmem gereken yerleri Nico işaretledi, onları baz alarak gezdim.
Notre Dame de Paris, St. Michel, St. Germain, Bastille, Seine Nehri, Rambuteau, Pompidou, Hotel de Ville, Arap Enstitüsü aklımda kalanlar.
Notre Dame'nin önüne polisler set çekmiş. İçeri girmek yasak. Akşam üstü tekrar buradan geçerken Air France ve Familles pankartlarını görünce düşen uçakla ilgili cenaze-anma töreni olduğunu anladım. Turistlerle beraber dışardan izledim. Zaten üzüldüm kazada ölen o kadar insana, cenaze marşıyla beraber arada çalan çanlarla ben de bir tuhaf hissettim.
Paris'teyim. Kalabalık, garın önü dilenci dolu. Burada tek başına olsaydım yer bulmam vs. zor olurdu galiba. Mc'e oturup bir çizburger yedim, cam kenarında gelen geçeni izledim. Biraz yürüdüm.
18:30
Nico'yla buluştuk. O da İngiltere'den yeni dönmüş, yorgundu. Ertesi gün orda çalışacağı için trene binip ailesinin yanına Versailles'e gittik, bu plansız oldu, yoksa ailesine hediye filan getirirdim Türkiye'den, ayıp oldu. St. Cloud garından babası aldı bizi arabayla. Eve gittiğimizde annesi yemekleri hazırlamış bile, yemek yedik. Çok tatlı insanlar, az çok İngilizce de biliyorlar, zorluk çekmedim. Sofrada kuşkonmaz, arasında krema soslu patlıcan kızarması, kavun ve jambon (ki bu meşhurmuş, ikisini birlikte yiyorlar) Polonya usulü minik ekmekler ve salata vardı. Salata en son geldi, genelde öyle yiyorlarmış. Oldukça hafif akşam yemeğinden sonra Nico ve bir arkadaşıyla (Kapischina gibi zor bir adı vardı), bira ve şarap alıp başka arkadaşlarına gittik. Biranın adını unuttum ama kuzeyden geliyormuş, sert bir biraydı.
Masada gecenin sonuna kadar Fransızca konuştular yine de çok eğlendim. Bazen benim anlamam için kızlar tercüme etmeye çalıştı, çoğu Fransız gibi sanırım onların da İngilizce'yle bir alakaları yok. Nico arada bir özet geçti konuşulanları. Bilmediğim bir dil konuşulmasına rağmen yabancılık çekmedim nedense.
Eve döndük, Nico'dan Paris'teki evin anahtarını aldım. Sabah o işe gidecek ben de Paris'e. Evi tarif etti. Annesi sabah kahvaltı hazırladı ve sıkı bir kahve. Yola çıktım. Babası yine St. Cloud'a kadar arabayla bıraktı beni.
03.06.2009
09:30
Paris'e geldim. İstasyondan çıkarken ters turnikeye girmişim, arada kalıverdim. Sonra görevli gelip açtı cam kapıyı. Komikti. Gare du Nord çok karışık. Kolayca evi buldum, büyük bir binanın 6.katında (asansör yok) bir oda, mutfak ve banyodan oluşan minicik ama sevimli bir daire. Eşyalarımı bırakıp haritamı alıp yola koyuldum. Haritada mutlaka görmem gereken yerleri Nico işaretledi, onları baz alarak gezdim.
Notre Dame de Paris, St. Michel, St. Germain, Bastille, Seine Nehri, Rambuteau, Pompidou, Hotel de Ville, Arap Enstitüsü aklımda kalanlar.
Notre Dame'nin önüne polisler set çekmiş. İçeri girmek yasak. Akşam üstü tekrar buradan geçerken Air France ve Familles pankartlarını görünce düşen uçakla ilgili cenaze-anma töreni olduğunu anladım. Turistlerle beraber dışardan izledim. Zaten üzüldüm kazada ölen o kadar insana, cenaze marşıyla beraber arada çalan çanlarla ben de bir tuhaf hissettim.
Gent
11:30
Gent’e geldim ama merkez uzak ve zamanım yok. Şöyle bir gezinip Brüksel’e gitmek üzere yola koyuldum. Sonuç olarak Gent deyince hatırlayacağım üç şey var; tren garının girişinde akordeon çalan adam, meydandaki yüzlerce bisiklet ve 2,5 euro verip kazıklanarak aldığım çakmak.

Ne kaçırdığıma gelince:

Gent’e geldim ama merkez uzak ve zamanım yok. Şöyle bir gezinip Brüksel’e gitmek üzere yola koyuldum. Sonuç olarak Gent deyince hatırlayacağım üç şey var; tren garının girişinde akordeon çalan adam, meydandaki yüzlerce bisiklet ve 2,5 euro verip kazıklanarak aldığım çakmak.

Ne kaçırdığıma gelince:

:' (
Brugge
21:10
Evet, Brugge bir hayli sakinmiş! Trenden inip otobüse bindim, bir kız daha benimle aynı durakta indi. Aynı hostelda kalıyormuşuz meğerse. Birlikte gittik. Arjantin'li, adı Florencina'ymış. Arjantin de Türkiye gibiymiş, yaya geçidine adım attığında arabaların durması onu da çok şaşırtmış. St. Christopher's Bauhaus'da kaldım. Kaldığım oda nemli, çarşaflara tavandan su damlıyor, duşlar yukarıda, 10'dan sonra mutfak kapanıyor, internet kazık. Pek beğenmedim burayı, belki 2 gün kalırım diyordum ama, kalmayacağım. Bu saatten sonra gezmeye çıkmıyorum, hem yorgunum, hem de Brugge uyuyor. Sabah saati erkene kurup gezeceğim.
Bara gidip bir bira içtim, internete girdim. Paris'teki arkadaşımla (Nico) mailleştik ve ertesi akşam oraya geleceğimi söyledim, kararlaştırdık daha doğrusu. Bir geceyi daha burada geçirmeyeceğim için mutluyum.
Aç olmama rağmen mutfak kapalı olduğu için bir şey yiyemedim. Günü 1 çizburger, 2 bira ve 1 elma suyuyla geçirdim.
Florencina'yla biraz muhabbet ettik. Gent'i kesinlikle görmemi önerdi. Vaktim olursa gideceğim. Hava 22:30'da karardı. Etraf aydınlık olmasına rağmen sokaklar sessiz. Telefonumu şarja koymam lazım ama Florencina bilgisayarının şarjını takmış. Bir tane daha priz var ama vidayla kapatmışlar. Kalemin kenarını çıkartıp vidaları söktüm ve prizi kullanılır hale getirdim. Sabah giderken tekrar taktım. 6 kişilik odada tek bir prizin kullanıma açık olmasına da anlam vermiş değilim. Uyudum ve sabah erkenden kalkıp gezmeye başladım.
02.06.2009
07:30
Evler kutu gibi, çok şirin. Buradaki binaların karakteristik özelliği çatıya doğru basamak şeklinde yükselmesi sanırım. Kanallar burada da sokakları kesiyor. Çikolata dükkanları nefis ötesi. Sabahın köründe gezdiğim için insanlar yeni yeni işlerine, okullarına gidiyorlar, çoğunlukla da bisikletle. Bir an ben de onlarla birlikte işe gidiyorum sandım.
Binaları ve atmosferi sayesinde Ortaçağ'ı direk yaşayabileceğiniz bir yer burası. Markt Meydanı'nda biraz durup insanları izledim.
Hostele dönüp kahvaltı ettim. Dün pek yemek yiyemediğim için bulduğum her şeyi yedim. Kahvaltıdan sonra Nico'yla mailleştim, saati ve yeri netleştirdik. 6'da Paris'te Gare du Nord'da olmalıyım.
Eşyalarımı toplayıp hostelden ayrıldım. Şimdi Gent'e, oradan da Brüksel-Paris.
Evet, Brugge bir hayli sakinmiş! Trenden inip otobüse bindim, bir kız daha benimle aynı durakta indi. Aynı hostelda kalıyormuşuz meğerse. Birlikte gittik. Arjantin'li, adı Florencina'ymış. Arjantin de Türkiye gibiymiş, yaya geçidine adım attığında arabaların durması onu da çok şaşırtmış. St. Christopher's Bauhaus'da kaldım. Kaldığım oda nemli, çarşaflara tavandan su damlıyor, duşlar yukarıda, 10'dan sonra mutfak kapanıyor, internet kazık. Pek beğenmedim burayı, belki 2 gün kalırım diyordum ama, kalmayacağım. Bu saatten sonra gezmeye çıkmıyorum, hem yorgunum, hem de Brugge uyuyor. Sabah saati erkene kurup gezeceğim.
Bara gidip bir bira içtim, internete girdim. Paris'teki arkadaşımla (Nico) mailleştik ve ertesi akşam oraya geleceğimi söyledim, kararlaştırdık daha doğrusu. Bir geceyi daha burada geçirmeyeceğim için mutluyum.
Aç olmama rağmen mutfak kapalı olduğu için bir şey yiyemedim. Günü 1 çizburger, 2 bira ve 1 elma suyuyla geçirdim.
Florencina'yla biraz muhabbet ettik. Gent'i kesinlikle görmemi önerdi. Vaktim olursa gideceğim. Hava 22:30'da karardı. Etraf aydınlık olmasına rağmen sokaklar sessiz. Telefonumu şarja koymam lazım ama Florencina bilgisayarının şarjını takmış. Bir tane daha priz var ama vidayla kapatmışlar. Kalemin kenarını çıkartıp vidaları söktüm ve prizi kullanılır hale getirdim. Sabah giderken tekrar taktım. 6 kişilik odada tek bir prizin kullanıma açık olmasına da anlam vermiş değilim. Uyudum ve sabah erkenden kalkıp gezmeye başladım.
02.06.2009
07:30
Evler kutu gibi, çok şirin. Buradaki binaların karakteristik özelliği çatıya doğru basamak şeklinde yükselmesi sanırım. Kanallar burada da sokakları kesiyor. Çikolata dükkanları nefis ötesi. Sabahın köründe gezdiğim için insanlar yeni yeni işlerine, okullarına gidiyorlar, çoğunlukla da bisikletle. Bir an ben de onlarla birlikte işe gidiyorum sandım.
Binaları ve atmosferi sayesinde Ortaçağ'ı direk yaşayabileceğiniz bir yer burası. Markt Meydanı'nda biraz durup insanları izledim.
Hostele dönüp kahvaltı ettim. Dün pek yemek yiyemediğim için bulduğum her şeyi yedim. Kahvaltıdan sonra Nico'yla mailleştim, saati ve yeri netleştirdik. 6'da Paris'te Gare du Nord'da olmalıyım.
Eşyalarımı toplayıp hostelden ayrıldım. Şimdi Gent'e, oradan da Brüksel-Paris.
Amsterdam
01.06.2009
10:50
Amsterdam’dayım. Şu ana kadar gördüğüm en kalabalık ve büyük istasyon. Nerdeyse çantamı bırakacak dolap bulamıyordum. Dolap sistemi de burada biraz farklı, karışık ve kredi kartı geçiyor sadece.
Yalnız bir interrailci olarak(!) Amsterdam’da kalmayı planlamıyordum. Zaten çok kalabalık geldi, gözüm korktu biraz. Vakit darken şehri keşfetmenin en iyi yolu bisiklet kiralamak diye düşündüm. 3 saati 12 euroya 50 euro ve pasaportu da depozito olarak bırakarak 11:45’te bir bisiklet kiraladım. Çok gezdim, ama yine kayboldum. Burada fark ettim ki kaybolmak öğrenmenin en doğal yolu.
14:45’te bisikleti teslim etmem lazım, saat 14:20 ve nerede olduğumu bilmiyorum. Kendi çabalarımla, elimde haritayla yolu bulmaya çalışıyorum ama olmuyor. İnsanlara sordum en sonunda ve tam 14:45’te bisikleti teslim ettim. Acele ederken tekerlek bir de tramvay raylarının arasına sıkıştı, rezil de oldum o arada.
Bisiklet yolu oldukça gelişmiş, her yere gidilebiliyor. Zaten arabadan çok bisiklet vardı. Sokaklar çok düzenli ve temiz. Kanallar burada da yoğun. O yüzden birbirine benzeyen sokaklarla dolu. Bir de gördüğüm kadarıyla merkezden uzaklaştıkça Arap ve zencilerin yaşam alanı artıyor.
Bisikleti bıraktıktan sonra biraz çarşıda dolaştım. Bir yerde oturup bir bira içtim. Şu meşhur çarık gibi olan anahtarlıklardan aldım annem için. Bir de nihayet şarj aleti. Telefoncu amca da Türkler’i seviyormuş, nereliydi bilmiyorum. 10 euroluk şarj aletini “bu kadar bozuğum var” diyerek 6 euroya aldım.

Brugge’nin bu kadar kalabalık olmayacağını umarak Amsterdam’dan ayrılıyorum.
10:50
Amsterdam’dayım. Şu ana kadar gördüğüm en kalabalık ve büyük istasyon. Nerdeyse çantamı bırakacak dolap bulamıyordum. Dolap sistemi de burada biraz farklı, karışık ve kredi kartı geçiyor sadece.
Yalnız bir interrailci olarak(!) Amsterdam’da kalmayı planlamıyordum. Zaten çok kalabalık geldi, gözüm korktu biraz. Vakit darken şehri keşfetmenin en iyi yolu bisiklet kiralamak diye düşündüm. 3 saati 12 euroya 50 euro ve pasaportu da depozito olarak bırakarak 11:45’te bir bisiklet kiraladım. Çok gezdim, ama yine kayboldum. Burada fark ettim ki kaybolmak öğrenmenin en doğal yolu.
14:45’te bisikleti teslim etmem lazım, saat 14:20 ve nerede olduğumu bilmiyorum. Kendi çabalarımla, elimde haritayla yolu bulmaya çalışıyorum ama olmuyor. İnsanlara sordum en sonunda ve tam 14:45’te bisikleti teslim ettim. Acele ederken tekerlek bir de tramvay raylarının arasına sıkıştı, rezil de oldum o arada.
Bisiklet yolu oldukça gelişmiş, her yere gidilebiliyor. Zaten arabadan çok bisiklet vardı. Sokaklar çok düzenli ve temiz. Kanallar burada da yoğun. O yüzden birbirine benzeyen sokaklarla dolu. Bir de gördüğüm kadarıyla merkezden uzaklaştıkça Arap ve zencilerin yaşam alanı artıyor.
Bisikleti bıraktıktan sonra biraz çarşıda dolaştım. Bir yerde oturup bir bira içtim. Şu meşhur çarık gibi olan anahtarlıklardan aldım annem için. Bir de nihayet şarj aleti. Telefoncu amca da Türkler’i seviyormuş, nereliydi bilmiyorum. 10 euroluk şarj aletini “bu kadar bozuğum var” diyerek 6 euroya aldım.
Brugge’nin bu kadar kalabalık olmayacağını umarak Amsterdam’dan ayrılıyorum.
Prag (devam)
31.05.2009
Sabah kahvaltı edip (jambon, kaşar, meyve suyu, kahve, puding) hosteldan ayrıldım. Amsterdam’a rezervasyon yaptırdım, çantamı bıraktım, süpermarketten (Billa) meyve suyumu da alıp gezmeye başladım. Sudan çok meyve suyu içiyorum. Bayağı bir gezdikten sonra fark ettim ki şemsiyem yok! Bir yerde unuttum kesin. Geri dönüp şemsiyemi aramaya koyuldum, inanılmaz biçimde takıntı yaptım. Bulamadım ama. Çok sinirlendim.
Tramvayla turladım biraz, sonra Prag Kalesi’ne gittim. Dönüşte de tramvayla geldiğim yoldan yürüyerek döndüm, çünkü manzara çok güzeldi. Tren saatine az kaldı, istasyona dönüyorum. Metroya son kez bineceğim yani. Dün aldığım bileti kimse kontrol etmiyor diye aynı bileti basıp duruyorum. Tam metroya inerken 2 görevli biletleri kontrol ediyor, yandık. Dönemedim de, geç fark ettim. Benim onlarca kez basılmış biletimi görünce yanındaki arkadaşına gösterip “oooo, baksana” diye onaylatıp cezası var dedi. “Bilmiyordum, basınca yeşil ışık yanıyordu” filan diye kıvırmaya çalıştım, yemedi. Pasaportumu aldı ve son dakika golüyle 700 kron (25 euro civarı) ceza ödedim. Bir dahaki sefere gittiğin yerdeki kuralları oku diye bir de akıl verdi, arkadaşça güle oynaya ayrıldık. Tabii o 700 kronu cüzdanına atması içimde ayrı bir yaradır. Keşke param yok filan deseydim ama acemilik işte, bir dahaki sefere öyle yapacağım, uğraşacak vakti varsa uğraşır. O an çok üzüldüm paramın gittiğine ama şimdi düşününce gülüyorum.
Tren saatini bekliyorum, kalan kronları harcamak için sandviç filan alacağım.
18:29
Trendeyim, Amsterdam’a gidiyorum. Almanya’dan geçiyoruz, her yer yemyeşil. Otlayan ve çimenlere yayılan inekler Milka ineklerini hatırlatıyor. 2 kız arkadaş ve İspanyol bir aileyle paylaşıyorum kuşetimi. Kızlar yemek yemekten, İspanyollar da konuşmaktan helak oldular! Neyse kulağımda müzik, uyumuşum bayağı. Sabah 2.70’lik kahveyle birlikte yeni güne başlıyorum.
Başka bir ülkede uyuyup başka bir ülkede uyanmanın bu kadar güzel bir duygu olacağını tahmin edemezdim. Hele ki yolunu arıyorken…
Tramvayla turladım biraz, sonra Prag Kalesi’ne gittim. Dönüşte de tramvayla geldiğim yoldan yürüyerek döndüm, çünkü manzara çok güzeldi. Tren saatine az kaldı, istasyona dönüyorum. Metroya son kez bineceğim yani. Dün aldığım bileti kimse kontrol etmiyor diye aynı bileti basıp duruyorum. Tam metroya inerken 2 görevli biletleri kontrol ediyor, yandık. Dönemedim de, geç fark ettim. Benim onlarca kez basılmış biletimi görünce yanındaki arkadaşına gösterip “oooo, baksana” diye onaylatıp cezası var dedi. “Bilmiyordum, basınca yeşil ışık yanıyordu” filan diye kıvırmaya çalıştım, yemedi. Pasaportumu aldı ve son dakika golüyle 700 kron (25 euro civarı) ceza ödedim. Bir dahaki sefere gittiğin yerdeki kuralları oku diye bir de akıl verdi, arkadaşça güle oynaya ayrıldık. Tabii o 700 kronu cüzdanına atması içimde ayrı bir yaradır. Keşke param yok filan deseydim ama acemilik işte, bir dahaki sefere öyle yapacağım, uğraşacak vakti varsa uğraşır. O an çok üzüldüm paramın gittiğine ama şimdi düşününce gülüyorum.
Tren saatini bekliyorum, kalan kronları harcamak için sandviç filan alacağım.
18:29
Trendeyim, Amsterdam’a gidiyorum. Almanya’dan geçiyoruz, her yer yemyeşil. Otlayan ve çimenlere yayılan inekler Milka ineklerini hatırlatıyor. 2 kız arkadaş ve İspanyol bir aileyle paylaşıyorum kuşetimi. Kızlar yemek yemekten, İspanyollar da konuşmaktan helak oldular! Neyse kulağımda müzik, uyumuşum bayağı. Sabah 2.70’lik kahveyle birlikte yeni güne başlıyorum.
Başka bir ülkede uyuyup başka bir ülkede uyanmanın bu kadar güzel bir duygu olacağını tahmin edemezdim. Hele ki yolunu arıyorken…
20 Temmuz 2009 Pazartesi
Prag
Prag’a geldim. Planım Amsterdam’a rezervasyon yaptırıp gece treniyle gitmek ama gece treni yokmuş. En yakın tren 10 dk. sonra. Burada kalmaktan başka çarem yok. İstasyonda biraz euro bozdurmak gibi bir hata yaptım (sonradan fark ettim onu da). Bir sürü kronum oldu.
Şehir merkezine geldim. Ancak sorduğum 3. hostelda yer bulabildim. Daha ucuzları olmasına rağmen çaresizliğimden faydalanan sevgili sorumlu bana 3 kişilik oda verdi 530 krona. Yine de ucuz, 20 euro filan ediyor. Ama normal şartlarda 13 euroya filan yatak bulabilirdim aynı yerde. Hemen eşyalarımı bırakıp gezmeye çıktım. Yağmur yağıyor. Az önce yine euro bozdurmam gerekti ve döviz bürosundaki adam Suriyeli çıktı, onunla biraz muhabbet ettik. Türkler’i seviyorlar. Abdülhamit’i de Atatürk’ten daha çok seviyorlarmış, öyle dedi. Ama sağolsun hiç komisyon almadı.
Burası tahmin ettiğimden çok daha güzel bir şehirmiş. Özellikle iyi ki de gece gezmişim. Başta St.Charles köprüsü olmak üzere bir sürü yer gördüm. Sv.Mikulase, Týn Church, saat kulesi, tiyatro binası… Şehir oldukça kalabalık, fazla turist var.
23:00
Hostel’a döndüm. Bara gidip bir bira içtim, “Stella Artois.” Yine plan yaptım ertesi gün için, gidip yattım.
Şehir merkezine geldim. Ancak sorduğum 3. hostelda yer bulabildim. Daha ucuzları olmasına rağmen çaresizliğimden faydalanan sevgili sorumlu bana 3 kişilik oda verdi 530 krona. Yine de ucuz, 20 euro filan ediyor. Ama normal şartlarda 13 euroya filan yatak bulabilirdim aynı yerde. Hemen eşyalarımı bırakıp gezmeye çıktım. Yağmur yağıyor. Az önce yine euro bozdurmam gerekti ve döviz bürosundaki adam Suriyeli çıktı, onunla biraz muhabbet ettik. Türkler’i seviyorlar. Abdülhamit’i de Atatürk’ten daha çok seviyorlarmış, öyle dedi. Ama sağolsun hiç komisyon almadı.
Burası tahmin ettiğimden çok daha güzel bir şehirmiş. Özellikle iyi ki de gece gezmişim. Başta St.Charles köprüsü olmak üzere bir sürü yer gördüm. Sv.Mikulase, Týn Church, saat kulesi, tiyatro binası… Şehir oldukça kalabalık, fazla turist var.
23:00
Hostel’a döndüm. Bara gidip bir bira içtim, “Stella Artois.” Yine plan yaptım ertesi gün için, gidip yattım.
Viyana, Bratislava
29.05.2009
08:30
Viyana Westbahnhof’tayım. Yanlış inmişim, daha doğrusu burada pek bir şey yok. Bir internet kafe bulup Hütteldorf’ta bir hostela rezervasyon yaptırdım. 1 saat sonra oraya vardım.
Hostela gelip çantamı bıraktım ve başladım gezmeye. Venedik’ten sonra Viyana biraz serin geldi, hatta soğuk. Harita elimde giderken “Spar” diye bir süpermarket gördüm. Meyve suyu ve çikolata aldım. En ucuz çikolatayı aldım ama tahmin ettiğimden daha güzel çıktı. Metroya geldim, bilet satan kimse yoktu. Makine gördüm ve ordan 5.70 euroya günlük bilet aldım. Keşke almasaydım çünkü kontrol eden kimse yoktu. Metroyla bütün gün ordan oraya dolaşıp gözüme kestirdiğim yerlerde inip dolaştım. Metro hatları bayağı gelişmiş ve hepsi birbiriyle bağlantılı. O kadar yere gittim ama merkezi bir türlü bulamadım, kayboldum sonunda. Bir parkta buldum kendimi, Tuna Nehri’nin kenarında.
Benden başka kimse de yoktu, ıssız her yer. Kara bulutlar tepemde, yağdı yağacak. Yağarsa yandım, saklanacak bir yer de yok koca parkta. Şansıma yağmadı. Ama buradan önce Prater’den dönerken çok kötü ıslanmıştım zaten. Nihayet uzun bir yürüyüş sonunda metro durağını ve merkezi buldum. Stephanplatz. Sokakta yine müzik yapan orta yaşlı insanlar vardı, güzeldi. Museumquartier, Haus der Muzik, Prater, Donaustadt Park, Donau City ve adını bilmediğim bir sür yer/bina gördüm, onları napıcaz bilmem…
18:34
Bir barda oturuyorum. Venedik’teki kahvaltıdan sonra ilk defa bir yere oturuyorum. Wiener shinitzel yedim, yanında da değişik soslu bir patates salatası vardı. Özellikle salata oldukça güzel. Dunkles (dark) bira içtim. Alkol oranı 10.9’du yanlış hatırlamıyorsam. Küçük biraydı ama yarısında çarptı yavaş içmeme rağmen. Onun da tadı güzeldi. Kalkma vakti…
Hostela giderken meşhur opera binasının önünden geçiyorum (Staatsoper). O da ne, barkovizyonda opera gösterisi! Soğuktan donmama rağmen yarım saat kadar durup izledim. Müthiş bir keyifti
Hosteldayım. Duş aldım, çantamı hazırladım ve uyudum. Biri Kore’li, diğerini bilmediğim iki kızla paylaştım odamı. Konuştuk biraz. Neden herkes tek başına interrail yapan biri için üzülüyor anlamadım ki. Ben memnunum.
30.05.09
Sabah kahvaltıya indim, bugüne kadar gördüğüm en geniş menüye sahip. Meyveli yoğurt, yağ reçel, 2 tane değişik sos gibi bir şey, tahıllı ve çekirdekli ekmek, kahve ve cornflakes vardı. Dışarıda inanılmaz yağmur yağıyor. Kahvaltıdan sonra odayı boşalttım, ama çıkmam imkansız. Oturdum, bekliyorum. Bekliyorum… Böyle olmayacak, aldım çantamı, hızlı hızlı inmeye başladım yokuşu. Şansımı Spar’da deneyeceğim, belki orda şemsiye vardır. Oraya kadar fazla ıslanmadım, şemsiye de buldum 3.49’a. Hayatım kurtuldu, artık her yere gidebilirim.
Hütteldorf’tan Westbahnhof’a gittim Bratislava’ya gitmek için. Meğer Sübahnhof’tan kalkıyormuş. 18 no.lu tramvayla oraya gittim. Saat başı kalktığı için yetiştim. Tren boştu, yağmurlu ve kapalı bir havada, güzel bir yolculuktu.
12:30
Bratislava’dayım. İnsanlar, binalar, atmosfer, tabelalar, isimler yavaş yavaş değişiyor. Önce Prag’a rezervasyon yapayım dedim ama başka bir istasyondan kalkıyormuş. 93 no.lu otobüse binip istasyona geldim. Rezervasyon gerekmediğini öğrendim ve 1 saat kadar yürüdüm. Asıl tarihi şehri göremedim, çok fazla vakit harcamadım burada.
Pek düşündüğüm gibi bir yer değil. Bir de Prag’a geç kalmamam gerekiyor. Yine otobüse para ödemeden binip istasyona geldim. Büfeden 50 cente bir rôzôk aldım (salamlı turşulu ufak bir sandviç). Fiyatına göre oldukça lezzetliydi, ya da ben çok açtım!
14:00
Prag’a gidiyorum.Tam tünelden geçerken tren durdu. Niye durduk? Her yer karanlık, insanlar bir şeyler konuşuyor ama anlamıyorum. Tırstım... 5 dk. bekledik, oh neyse devam ediyoruz.
18:20
08:30
Viyana Westbahnhof’tayım. Yanlış inmişim, daha doğrusu burada pek bir şey yok. Bir internet kafe bulup Hütteldorf’ta bir hostela rezervasyon yaptırdım. 1 saat sonra oraya vardım.
Hostela gelip çantamı bıraktım ve başladım gezmeye. Venedik’ten sonra Viyana biraz serin geldi, hatta soğuk. Harita elimde giderken “Spar” diye bir süpermarket gördüm. Meyve suyu ve çikolata aldım. En ucuz çikolatayı aldım ama tahmin ettiğimden daha güzel çıktı. Metroya geldim, bilet satan kimse yoktu. Makine gördüm ve ordan 5.70 euroya günlük bilet aldım. Keşke almasaydım çünkü kontrol eden kimse yoktu. Metroyla bütün gün ordan oraya dolaşıp gözüme kestirdiğim yerlerde inip dolaştım. Metro hatları bayağı gelişmiş ve hepsi birbiriyle bağlantılı. O kadar yere gittim ama merkezi bir türlü bulamadım, kayboldum sonunda. Bir parkta buldum kendimi, Tuna Nehri’nin kenarında.
Benden başka kimse de yoktu, ıssız her yer. Kara bulutlar tepemde, yağdı yağacak. Yağarsa yandım, saklanacak bir yer de yok koca parkta. Şansıma yağmadı. Ama buradan önce Prater’den dönerken çok kötü ıslanmıştım zaten. Nihayet uzun bir yürüyüş sonunda metro durağını ve merkezi buldum. Stephanplatz. Sokakta yine müzik yapan orta yaşlı insanlar vardı, güzeldi. Museumquartier, Haus der Muzik, Prater, Donaustadt Park, Donau City ve adını bilmediğim bir sür yer/bina gördüm, onları napıcaz bilmem…
18:34
Bir barda oturuyorum. Venedik’teki kahvaltıdan sonra ilk defa bir yere oturuyorum. Wiener shinitzel yedim, yanında da değişik soslu bir patates salatası vardı. Özellikle salata oldukça güzel. Dunkles (dark) bira içtim. Alkol oranı 10.9’du yanlış hatırlamıyorsam. Küçük biraydı ama yarısında çarptı yavaş içmeme rağmen. Onun da tadı güzeldi. Kalkma vakti…
Hostela giderken meşhur opera binasının önünden geçiyorum (Staatsoper). O da ne, barkovizyonda opera gösterisi! Soğuktan donmama rağmen yarım saat kadar durup izledim. Müthiş bir keyifti
Hosteldayım. Duş aldım, çantamı hazırladım ve uyudum. Biri Kore’li, diğerini bilmediğim iki kızla paylaştım odamı. Konuştuk biraz. Neden herkes tek başına interrail yapan biri için üzülüyor anlamadım ki. Ben memnunum.
30.05.09
Sabah kahvaltıya indim, bugüne kadar gördüğüm en geniş menüye sahip. Meyveli yoğurt, yağ reçel, 2 tane değişik sos gibi bir şey, tahıllı ve çekirdekli ekmek, kahve ve cornflakes vardı. Dışarıda inanılmaz yağmur yağıyor. Kahvaltıdan sonra odayı boşalttım, ama çıkmam imkansız. Oturdum, bekliyorum. Bekliyorum… Böyle olmayacak, aldım çantamı, hızlı hızlı inmeye başladım yokuşu. Şansımı Spar’da deneyeceğim, belki orda şemsiye vardır. Oraya kadar fazla ıslanmadım, şemsiye de buldum 3.49’a. Hayatım kurtuldu, artık her yere gidebilirim.
Hütteldorf’tan Westbahnhof’a gittim Bratislava’ya gitmek için. Meğer Sübahnhof’tan kalkıyormuş. 18 no.lu tramvayla oraya gittim. Saat başı kalktığı için yetiştim. Tren boştu, yağmurlu ve kapalı bir havada, güzel bir yolculuktu.
12:30
Bratislava’dayım. İnsanlar, binalar, atmosfer, tabelalar, isimler yavaş yavaş değişiyor. Önce Prag’a rezervasyon yapayım dedim ama başka bir istasyondan kalkıyormuş. 93 no.lu otobüse binip istasyona geldim. Rezervasyon gerekmediğini öğrendim ve 1 saat kadar yürüdüm. Asıl tarihi şehri göremedim, çok fazla vakit harcamadım burada.
Pek düşündüğüm gibi bir yer değil. Bir de Prag’a geç kalmamam gerekiyor. Yine otobüse para ödemeden binip istasyona geldim. Büfeden 50 cente bir rôzôk aldım (salamlı turşulu ufak bir sandviç). Fiyatına göre oldukça lezzetliydi, ya da ben çok açtım!
14:00
Prag’a gidiyorum.Tam tünelden geçerken tren durdu. Niye durduk? Her yer karanlık, insanlar bir şeyler konuşuyor ama anlamıyorum. Tırstım... 5 dk. bekledik, oh neyse devam ediyoruz.
18:20
Galiba Yolculuk Başlıyor
Pazartesi saat 19:30. Havaalanındayım. O kadar çok şey düşünüyorum ki hiçbir şey düşünemiyorum! Artık suyu akışına bırakma vakti geldi. Annemle ve ablamla vedalaştım, pasaport kontrolünden sonra içeri girdim. Bu arada çıkış harcı ödedim 15 tl. Bu hesapta yoktu. Çıkış için harç ödemek? Bunun mantığını da anlamadım ya neyse…
Beklerken yanımda bir İtalyan çift vardı. Adam bana bir şeyler sordu, tabii İtalyanca. Biraz muhabbet ettik, ben İngilizce anlattım o İtalyanca anlattı filan, öyle anlaştık. Bunun bütün İtalya’da böyle olacağını düşünmemiştim ben tabii.
Uçağa bindim, kutu gibi bir uçak, minik. Havalandık. Artık Türkçe yok, hiçbir şey anlamıyorum. Hosteslerin İngilizcesi de İtalyan aksanlı olduğu için yarım yamalak anlayabildim.
Artık bundan sonrasını not defterime bakarak yazıyorum. Hemen hemen her şeyi not aldım çünkü.
Beklerken yanımda bir İtalyan çift vardı. Adam bana bir şeyler sordu, tabii İtalyanca. Biraz muhabbet ettik, ben İngilizce anlattım o İtalyanca anlattı filan, öyle anlaştık. Bunun bütün İtalya’da böyle olacağını düşünmemiştim ben tabii.
Uçağa bindim, kutu gibi bir uçak, minik. Havalandık. Artık Türkçe yok, hiçbir şey anlamıyorum. Hosteslerin İngilizcesi de İtalyan aksanlı olduğu için yarım yamalak anlayabildim.
Artık bundan sonrasını not defterime bakarak yazıyorum. Hemen hemen her şeyi not aldım çünkü.
Vize
En zor ve stresli kısım buydu galiba. İlk kez vize alacaktım. Vizeyi İtalya’dan almaya karar verdikten sonra evraklarımı hazırlamaya başladım. İşsiz olmam en büyük dezavantajımdı fakat bunu da ablamı maddi destek göstererek, tapuyla,uçak biletleriyle vs.. aşacağımı umuyordum. Öyle de oldu. İdata’ya ikinci gidişimde evraklarım tamamdı, randevu gününü beklemeye başladım. Bu arada İdata’da çok çok iyi ve ilgili davrandılar, 4 gün sonraya aldım randevuyu. O kadar uğraştım ve ablamı da uğraştırdım ki evraklarla ilgili, artık reddetseler de umrumda olmaz diye düşünüyordum, çok gerdi çünkü bu iş.
Ama randevu sabahı yine gergindim tabii. 3. sıradaydım. Benim önümdeki bir kişiye vize vermediler, iyice stres oldum. Sıra bana geldi ve 3 sorudan sonra –yaklaşık 1.5 dakika- vizeli pasaportum elimdeydi. Önce anlayamadım, bu kadar kolay olmamalıydı. Tekrar tekrar açıp baktım ve vizeyi almıştım. “Ne amaçla gidiyorsun, maddi olarak kim karşılıyor, işsiz misin ve en son nerde çalıştın, kaç gün kalacaksın” Sorular bu kadardı. Konsolosluktan çıktım ve hissettiğim tek şey sanki interraili yapıp dönmüş olduğumdu. O kadar rahatladım yani.
Sonradan yavaş yavaş sevinç ve heyecan başladı. Artık önümde engel kalmadı, 1 hafta sonra gidiyordum, inanamıyorum!
Yolculuktan önceki son gün her şeyi hazırladım. Heyecanlıydım. İlk kez ve tek başına yurt dışına çıkacak olmanın stresi ve heyecanı vardı üstümde. Ve tabii biraz da aile stresi. Nerde kalacaksın, paran yetecek mi, domuz gribi var vs vs…
Ama randevu sabahı yine gergindim tabii. 3. sıradaydım. Benim önümdeki bir kişiye vize vermediler, iyice stres oldum. Sıra bana geldi ve 3 sorudan sonra –yaklaşık 1.5 dakika- vizeli pasaportum elimdeydi. Önce anlayamadım, bu kadar kolay olmamalıydı. Tekrar tekrar açıp baktım ve vizeyi almıştım. “Ne amaçla gidiyorsun, maddi olarak kim karşılıyor, işsiz misin ve en son nerde çalıştın, kaç gün kalacaksın” Sorular bu kadardı. Konsolosluktan çıktım ve hissettiğim tek şey sanki interraili yapıp dönmüş olduğumdu. O kadar rahatladım yani.
Sonradan yavaş yavaş sevinç ve heyecan başladı. Artık önümde engel kalmadı, 1 hafta sonra gidiyordum, inanamıyorum!
Yolculuktan önceki son gün her şeyi hazırladım. Heyecanlıydım. İlk kez ve tek başına yurt dışına çıkacak olmanın stresi ve heyecanı vardı üstümde. Ve tabii biraz da aile stresi. Nerde kalacaksın, paran yetecek mi, domuz gribi var vs vs…
Hazırlıklar
Nisan
Pasaport için fotoğraf çektirdim. Evraklarımı ve parayı hazırlayıp Emniyet Müd.ne gittim. Sıramı aldım, olmadı. Koştura koştura harcımı yatırmak için Vergi Dairesi’ne gittim. Döndüğümde (20 dk. içinde döndüm) form veremeyeceklerini söylediler. Tabii baştan formu almamak gibi bir hata yaptım. Zaman geçmiş, geç kalmışım falan filan. Nedeni ise o günün polis bayramı olması! İlk şanssızlık burada buldu beni, olmasa şaşardım.
Pazartesi günü başka bir ilçenin Emn. Müd.’ne gittim. Çalışandan çalışana fark var mı? Var. Kolaylıkla hallettim işlerimi. Hatta ettik, Çiğdem’le birlikte aynı gün aldık pasaportları. Sanırım ilk somut adımı attık, heyecanlıydık. Orta şekerli Türk kahvelerimizi içtikten sonra dağıldık.
Sıra interrail biletlerine geldi.Gençtur’a gittim (emin olmak için) ve Türkiye’de interrail bilet satışlarının durdurulduğunu birinci ağızdan öğrenmiş oldum.Nasıl yani?? Bunu da –kısmen- kolayca hallettim, bileti internetten alarak. Bileti almadan önce önemli bir detayı daha yazmam lazım. Çiğdem biriktiği paraların büyük bir kısmını yediğini ve gelemeyeceğini söyledi. Fazla düşünmedim, yalnız gitmeye karar verdim.
Bilet Hollanda’dan 2 iş günün içinde geldi. Ankara’dan filan alsam herhalde 1 haftada gelirdi, inanılmaz hızlılar. Şaşırdım. Artık pasaportum ve biletim var. Sıra en zorlu kısımda; vize!
Herkes vizeyi İtalya’dan almanın en kolayı olacağı konusunda hemfikirdi. Fakat ben bir arkadaşımın ailesi Almanya’da diye önce uçakla oraya gidip bileti ordan başlatmaya karar vermiştim, hatta uçak biletini de aldım. Hata yapmışım çünkü ilk girişi İtalya ya da Yunanistan’dan yapmazsam sorun çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu öğrendim.
Uçak biletini iptal ettim ve yaklaşık 39 euro maalesef zarar etmiş oldum, 10 euronun bile hesabını yaparken.
Myairden 111 euroya gidiş-dönüş bileti aldım, vergisi bagajı vs her şey dahil. Sonra öğrendim ki daha ucuza da bulunabiliyormuş bilet. Ama trenle Yunanistan’ı 3 günde geçmek + 3 gün de dönüş, en azından zamandan tasarruf etmiş oldum üstelik vize olayını da gidiş-dönüş biletle daha sağlama almış oldum.
Pasaport için fotoğraf çektirdim. Evraklarımı ve parayı hazırlayıp Emniyet Müd.ne gittim. Sıramı aldım, olmadı. Koştura koştura harcımı yatırmak için Vergi Dairesi’ne gittim. Döndüğümde (20 dk. içinde döndüm) form veremeyeceklerini söylediler. Tabii baştan formu almamak gibi bir hata yaptım. Zaman geçmiş, geç kalmışım falan filan. Nedeni ise o günün polis bayramı olması! İlk şanssızlık burada buldu beni, olmasa şaşardım.
Pazartesi günü başka bir ilçenin Emn. Müd.’ne gittim. Çalışandan çalışana fark var mı? Var. Kolaylıkla hallettim işlerimi. Hatta ettik, Çiğdem’le birlikte aynı gün aldık pasaportları. Sanırım ilk somut adımı attık, heyecanlıydık. Orta şekerli Türk kahvelerimizi içtikten sonra dağıldık.
Sıra interrail biletlerine geldi.Gençtur’a gittim (emin olmak için) ve Türkiye’de interrail bilet satışlarının durdurulduğunu birinci ağızdan öğrenmiş oldum.Nasıl yani?? Bunu da –kısmen- kolayca hallettim, bileti internetten alarak. Bileti almadan önce önemli bir detayı daha yazmam lazım. Çiğdem biriktiği paraların büyük bir kısmını yediğini ve gelemeyeceğini söyledi. Fazla düşünmedim, yalnız gitmeye karar verdim.
Bilet Hollanda’dan 2 iş günün içinde geldi. Ankara’dan filan alsam herhalde 1 haftada gelirdi, inanılmaz hızlılar. Şaşırdım. Artık pasaportum ve biletim var. Sıra en zorlu kısımda; vize!
Herkes vizeyi İtalya’dan almanın en kolayı olacağı konusunda hemfikirdi. Fakat ben bir arkadaşımın ailesi Almanya’da diye önce uçakla oraya gidip bileti ordan başlatmaya karar vermiştim, hatta uçak biletini de aldım. Hata yapmışım çünkü ilk girişi İtalya ya da Yunanistan’dan yapmazsam sorun çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu öğrendim.
Uçak biletini iptal ettim ve yaklaşık 39 euro maalesef zarar etmiş oldum, 10 euronun bile hesabını yaparken.
Myairden 111 euroya gidiş-dönüş bileti aldım, vergisi bagajı vs her şey dahil. Sonra öğrendim ki daha ucuza da bulunabiliyormuş bilet. Ama trenle Yunanistan’ı 3 günde geçmek + 3 gün de dönüş, en azından zamandan tasarruf etmiş oldum üstelik vize olayını da gidiş-dönüş biletle daha sağlama almış oldum.
Karar Anı
2009 Şubat ayı, hangi gün olduğunu hatırlamıyorum ama bir haftasonuydu. Bir alem gecesinin ertesi sabahı. İnsanın her şeyi paylaştığı çok az dostu vardır hayatında. Onlardan biriyle (Çiğdem) oturmuşuz konuşuyoruz sabah sabah, gece yetmemiş. İkimiz de işsiz, ikimiz de hala bıkmadan sorular soruyoruz hayata, cevaplarını hiç bulamadığımız ve muhtemelen bulamayacağımız sorular…
“Interrail yapalım bu sene” diyor, sanki yeni bir fikirmiş gibi. Ben de atlıyorum “yapalım yahu!” Halbuki daha geçen sene bunun için kredi çekmiştim, plan program tamamdı, olmadı.
Bu sefer tamam diyoruz, birikmiş paramız var, işsiziz, gitmeye hevesimiz hep oldu zaten. Tamam, bu sene yapıyoruz!
“Interrail yapalım bu sene” diyor, sanki yeni bir fikirmiş gibi. Ben de atlıyorum “yapalım yahu!” Halbuki daha geçen sene bunun için kredi çekmiştim, plan program tamamdı, olmadı.
Bu sefer tamam diyoruz, birikmiş paramız var, işsiziz, gitmeye hevesimiz hep oldu zaten. Tamam, bu sene yapıyoruz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





